ZORAKİ DİPLOMAT ÖZETİ

Kitap Adı:Zoraki Diplomat

Yazarı:Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

Yayınevi:Bilgi

Sayfa Sayısı:342

Türü:Anı

1954 şubat ayında kaleme alınan (sayfa 123) bu değerli eseri her bir bölümü ayrı ayrı özetleyecek şekilde ele aldım…




Diplomatlık Mesleğine Nasıl Girdim? 

1934 yılında yurt dışından dönen Yakup Kadri, İçişleri vekili Şükrü Kaya’yı ziyaret gider.  Gidiş sebebi şudur:Vasıf Çınar’ın Yakup Kadri’ye anlattığına göre, Yakup Kadri’nin çıkardığı Kadro degisindeki yazılar nedeniye Sarayda onun aleyhine oldukça şiddetli tartışmalar yaşanmaktadır ; bu dergideki yazıların rejimin temellerini sarstığı, iktisadi siyaseti baltaladığı iddia edilmektedir. Bu iddialar nedeniyle o günkü tartışmada Atatürk, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’ya bu işi ne zaman halledeceksin diye sormuştur. İşte bu yaşananlardan dolayı Vasıf Çınar, Yakup Kadriyi uyarır.

         Yakup Kadri benzer bir hadiseyi yine yaşamıştır. Yine aleyhine yaşanan tartışmalardan sonra, Yakup Kadri, Kadro dergisini kapatmayı Atatürk’e teklif etmiş ancak bu teklifi reddedilmiştir. Ama Atatürk ondan benzeri durumlarda kendisine açıklamalada bulunulmasını istemiştir.

         Yakup Kadri, Şükrü Kaya’nın yanına gittiğinde onun teklifiyle yeni açılan birahaneye giderler. Her ne kedar Yakup Kadri çeşitli sağlık sorunlarından dolayı içki içemeyeceğini söylese de mecburen beraberce giderler. Orada bulundukları sırada Atatürk yanlarına gelir ve Yakup Kadri’ye Tiran’a elçi olarak tayin edildiğini söyler. Yakup Kadri aldığı bu haberle şaşkına döner. Sonraki günlerde sağlık sorunları ile diplomatlıktan anlamadığını söyleyerek mazeritini Atatürk’e sunsa da durum değişmez. Yakup Kadri’ye göre Atatürk’ün ince bir taktiği ile kendisi elçi tayin olunmakla cezalandırılmadan Kadro dergisi işi halledilmiştir.

         Kitabın bu ilk bölümünde Yakup Kadri’nin diplomatlığa nasıl girdiği anlatılırken bu konudan daha fazla olarak Atatürk’ün karakter özelliği üzerinde durulmuştur. Atatürk ile ilgili karakter özelliği ile ilgili olarak bilgi edinmek için bile okunabilecek bir bölüm.

BU BÖLÜMDEN ALINTI:

Hamdullah Suphi’nin Atatürk hakkındaki yorumu:

Mustafa Kemal, derdi, tıpkı cihan pehlivanları gibidir. Her önüne çıkan rakip ile güreşmeği şanına layık bulmaz. Kaldırmasını teklif ettiğimiz gülle, eğer yüzlerce kilo ağırlığında değilse, el sürmeğe tenezzül etmez. Biz, şu veya bu hadise karşısında telaşa düşüyoruz. Zira, onun ehemmiyetini kendi gücümüzle ölçüyoruz. Mustafa Kemal ise kendi kudret ölçüsüne göre, o şuyu, o buyu dikkate bile değer bulmayor. Şu halde onun kayıtsızlığı, bizi kızdıracağı yerde, gönlümüze rahatlık vermelidir. O , mademki, -şahsen- müdaheleye lüzum görmüyor, demek, durum bizim korktuğumuz kadar ciddi değildir. (sayfa 25)

                       kitabın arka kapağı

Elçiye Zeval Olmaz Derler Ama  

İkinci Derece Orta Elçilikle Tiran’a tayin olunan Yakup Kadri’nin bürokrasi ve diplomatlığa yönelik eleştirilerini ve olağanüstü anlatımını içeren bölüm.

Yazar diplomatlığa başlamakla yıllar boyu süren özgürlüğünün son bulduğunu düşünür. Çünkü o devlet hizmetinde çalışmamış, kimseden emir almamış yine kimseye emir vermemiştir. Diplomatlığa başladığı zaman öyle gurur duyulacak bir şeyin olmadığını hatta kendisinin aşağılık hisler duyduğunu söyler.

Elçilikte kendini bir vekilharç(bir konağın alışverişini yapmakla görevli olan kimse) olarak görür. Elçilikte görevine başladığından bu yana vaktinin dörtte üçü elçilik binasının masrafları ile uğraşmak geçmektedir.(Elçiliğin süpürge, paspas, bez vb. İhtiyçaları)

         Yazar bu bölümün başından beri bükokrasiye yönelik ağır eleştiriler içeren ifadelere sahiptir. Sonu gelmez yazışmalar, yazışmalarda kullanılan üslup, klişe ifadeler, anlamsız saygı ifadeleri…

         Bürokraside çalışanlar için makine adam tabirini kullanır. Çünkü bürokrasi insanın dinlenmesine imkan vermemektedir.

         Diplomatlığın zor yanları yazarın üslubuyla gayet eğlenceli bir şekilde anlatılır: Yavan toplantılar, sık sık düzenlenen öğle ve akşam yemekleri -yazar bunlar için diplomasi tarikatının ayinleri mesabesindedir der- bu yemek davetlerinde diplomatların davranış şekilleri, davetteki kişilerle ilişkilerini ele alan yazar diplomatların yüzde sekseninin karaciğer ve böbrek rahatsızlığından öldüğünü(aşağıdaki alıntılardan sayfa 33’den olana bakınız) geriye kalan yüzde yirmisinin de bunadığını söyler.

         Yazar, diplomatların ufuklarının dar olduğunu, şahsi inançlarla değil başkalarının döktüğü kalıplara göre yaşadıklarını bundan dolayı da değil yaşanacak hadiseleri anlamak yaşanmış hadiselerin bile ne manaya geldiğini bilemediklerini söyler.

         Yazar, diplomatlığa başlamadan evvel diplomatlık yapan kişilerin adeta her olacak hadiseyi bilen bu haliyle bir sihre sahip kişi olarak tasavvur ederken diplomatlığa başladıktan sonra bunun böyle olmadığını anlamıştır.

         Yazar yine diplomatlığa yönelik mizahın da karıştığı bir şekilde ağır eleştirilerini sürdürür:Elçinin bulunduğu bir ülkede yaşanan bir hadise herkes tarafından duyulur ama bunun haberi bir-iki hafta sonra elçiye ulaşır.  Yazar aldığı şifreli-mahrem bir telgrafı dikkatlice okumaya çalışırken telgrafta yer alan bilgilerin haber şeklinde radyodan yayınlandığını duyar ve kendi kendine güler.

         Diplomatlar için tek gerçeğin resmi evraklar olduğunu, yaşanan hadiselere eğilmek lüzumunu duymadıklarını, herkese-her şeye tepeden baktıklarını, elçilik yaptıkları ülkelerin sanatçısından-yazarından habersiz olduklarını söyler ve  diplomatlığın böyle olmasının sebebi olarak çağın gerisindeki usullere göre çalışması olduğunu anlatır. Ona göre diplomatlar seyahatlerini kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi hep fildişi kulesinin içinde yapmaktadır.

         Yazar diplomatlık yaptığı süre boyunca anakronik(çağı geçmiş, eskimiş) insanlar arasında yaşadığını, bu süre içerisinde dostsuz kaldığını, eleştirdiği bu düzenin insanlarına benzemekten hep ürktüğünü söyler.



BU BÖLÜMDEN ALINTILAR:

Bir defa hiç unutmam, Çin Elçiliğine davetli idim. Yerim tam ev sahibi Madam’ın yanı başı. Simsiyah bir çorba getirdiler. Elçinin karası, bana doğru eğilip: Milli bir Çin çorbasıdır, bu dedi. Neden yapılır, diye sordum. Böcek kurularından cevabını verdi. Ağzıma götürdüğüm kaşık, az kalsın, elimden düşecekti.(sayfa 33)

Zira, diplomatik bir toplulukta gerçeği söylemekten daha ağır nadanlık olamaz. Herhangi blir hadise veya mesele hakkında tam bir kanaat sahibi görünmek ise kabalığın ta kendisidir. (sayfa 34)

Sosyal hadiselerin laboratuvarı, boş laflarla vakit geçirilen şatafatlı merasim salonları değil, alın teri döken insanların gösterişsiz muhitidir.(sayfa 46)

ELEŞTİRİ:Yazarın Osmanlı Devletinden bahsederken “bunak bir imparatorluğun kabusu” şeklinde bahsetmesi…

                                              iç sayfalardan

Tiran, Arnavutluk (1934-1935)

Yazar, yaklaşık sekiz ay civarında görev yaptığı Tiran’a giderken oldukça endişelidir. Bu endişesini “Hele Arnavutluk denilince akla gelen ihtimal, daha ilk adımda, ya arkadan bir hançer saplanmasıyla, ya enseden bir kurşun vurmasıyla düşüp ölmekten başka bir şey değildi.” şeklinde ifade eder.  Ama bu endişeleri yersizdir. Çok iyi bir şekilde karşılanır. Arnavutluk Kralı Zog’un annesi öldüğü için yas ilan edilmiştir. Bu yas müddetince resmi işlemlerde bulunamayacağı için Arnavutluk’u gezer. Karşılaştığı manzara oldukça güzeldir. Bu gezintiler sırasında Arnavutların Osmanlıya olan hayranlığını görürüz. Bu hayranlık neticesinde yazar da gittiği her yerde saygı ve nezaketle karşılanır.

         Yazar bu bölümde ülkesinde asayişi sağlama başarısı gösteren Kral’ı Abdülhamitvari yöntemlerle çalıştığı için eleştirir. Osmanlı’ya yönelik yazarın eleştirileri yoğun bir şekilde bu bölümün başlarında yer alır.

         Bir kısım Arnavutların, Türkler Arnavutlar tarafından yetiştirilmiştir gibi acayip bir düşünceye sahip olduklarını öğreniriz.

         Yazar yine mizahi bir şekilde Tiran’da yapılan elçilik yemek davetlerini ele alır.

         İtalya’nın Habeşistan’ı işgaliyle İngilterenin İtalya’ya karşı anlaşma yapmış elli milleti ezip geçerek İtalyanlarla anlaşmasını, yaşanan bu kargaşayla Kral Zog’un kendisine karşı muhalif olanları hapsetmesini, idamları, idamların yüz bir yıl hapse çevrilmesini, derken kayıtsız-şartsız af ilanını görürüz. Yaşanan muhalifleri sindirme operasyonlarında bu operasyona uğrayanların yakınları Türk elçiliğinden medet ummaktadır. Yazarın “burada kendimi bir Elçi değil, bir Vali gibi hissetmekteydim.” sözü oldukça önemlidir. Türkiye, Arnavutların gözünde halen medet umulacak bir kapıdır.

         Yazar yaşanan hadiselere karşı kralın lalalığını yapmış olan ve kral üzerinde nüfuzu olan Apturrahman Krosi ile af ilan edilmesi üzerine elinden geleni yapmıştır.

         Tiran’ın dışındaki Arnavut kasabalarını Anadolu’nun köylerine benzeten yazar belki de bu sayede gurbette olduğu hissinden uzaktır.

         Arnatvut Kralı Zog’un kızkardeşini İkinci Abdülhamit’in oğullarından biri ile nişanlaması Türkiye’de tepkiyle karşılanır. Çünkü o zamanki dış işlerine göre bu Osmanlı Hanedanının Balkanlarda tekrar hüküm sürmesine neden olabilecektir.

ELEŞTİRİ:Yazarın Osmanlı Devletini aşağılayan bir düşünce içerisinde olması…     O zamanki Türk Dışişlerinin Osmanlı Hanedanına nasıl bir şekilde düşmanlık beslediğini bu bölümün sonundaki satırları okurken anlıyoruz.

Prag, Çekoslovakya (1935-1939)

Tiran’dan sonra Prag’da göreve başlayan burada ki izlenimlerini anlatarak kitaba devam eder. Nazilerin gövde gösterileri ve Nazi etkisi Avrupa’yı etkisine alırken Çekoslovakya bundan azade değildir.

         Yazar özellikle Çekoslovakya’nın başındaki M.Beneş hakkında geniş bilgiler veriyor. M.Beneş’in Avrupa diplomasisinde ve  Avrupa’nın haritasının çizilmesinde etkili olduğunu ama kişilik olarak baskıcı, hoşgörüsüz ve nazik olmayan bir kişiliğe sahip olduğunu söylüyor.

         Çekoslovakya’nın içten içe çözüldüğünü bunun da Hitler tarafından beşinci kol yani Almanların lehine ajanlık yapanlar sayesinde farkedildiğini anlatan yazar İkinci Dünya Savaşı öncesi tabloyu gözlere önüne seriyor.

         Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki anlaşmalarla temeli atılan sorunlardan  Südet krizi Çekoslovakya’yı zorlamaktadır. Südet bölgesinde ki Almanlar sadece burayı değil artık Prag’ı da istemektedirler.

         İngiltere hükümet başkanı Mr. Chamberlain’in Hitler ile yaptığı anlaşma ile Südet bölgesi Çeklerden alınıp Almanya’ya verilir, Beneş’de bu anlaşma ile Çekoslovakya’dan gidecektir. Südet bölgesinin Çeklerden alınmasıyla Çek halkı gösteriler yaparak İngiltere ve Fransa elçiliklerine saldırır. Hatta yazarın bulunduğu arabaya saldırılmak üzereyken şoförün Türkiye demesiyle saldırıdan kurtulurlar.

         Beneş’den sonra Çekoslovakya’nın başına General Sirovi denilen vatansever biri geçmiştir. Ancak Çekoslovakya artık sahipsiz bir ülkedir. Ülkeden kaçanlar, malını-mülkünü satanlar artık sıradan bir hale gelmiştir.  Bu satırlarda bir ülkenin sahipsizliğinin ne kadar acı bir durum olduğunu acı bir şekilde görürüz.

         En nihayetinde Hitler ile Çekler arasındaki sözde anlaşma ile Alman ordusu Çek ülkesini işgal eder. Alman ordusunun abartıldığı kadar güçlü olmadığı gören Çekler büyük pişmanlık yaşasa da olan olmuştur. Çek ülkesi bu işgalle eski ihtişamını kaybeder.

BU BÖLÜMDEN ALINTILAR:

Muahede(antlaşma) dediğiniz şey de ne oluyor? Nihayet bir kağıt parçası bu.(sayfa 97)

Bir milletin başına, büyük bir felaket gelmeye dursun; bütün ahlak ve karakter değerleri öylesine karışıyor ki, kimin doğru yolda gittiği, kimin eğri yollara saptığı belli olmuyor. (sayfa 130)

LA HAYE, HOLLANDA (1939-1940)

 

Yazar, diplomatik ilişkilerden önce Hollanda ile ilgili anılarını ve genel izlenimlerini aktararak başlar bu bölüme.

İkinci Dünya Savaşı’nın başladığının beş on gününde yazar La Haye’e atanmıştır. Polonya, Almanya tarafından işgal edilmiştir. Yaşanan savaşta Hollanda tarafsıztır. Bu tarafsızlığı sağlamak adına Hollandalılar sınırlarına asker yığmıştır. Almanların kendilerine saldırmayacağını çünkü Almanya’nın hammadde ihtiyacının kendilerince karşılandığını düşünmektedirler.

Yazar, Hollanda’nın tarihinden bahseder:Avrupa’da sömürgeciliği başlatanların Hollandalılar olduğunu, Hollanda’nın sömürgesi Cava, Sumatra ve Madura’nın ele geçirilmesiyle Hollanda’da refah döneminin başladığını, Avrupa’nın sanayisinin ilk olarak bu ülkede kurulduğunu anlatır.

Avrupalıların menfaatçiliğini ortaya koyan yazar sayesinde Avrupalıların İkinci Dünya Savaşı’nda bize Rusya’ya saldırmamız yönünde telkinlerde bulunduğunu öğreniriz.

Almanların, Danimarka ve Norveç’i işgaliyle Hollandalılar tehlikenin kendilerinden gittiğini düşünürek rahar bir nefes alırlar. Bu zaman dilimlerinde herkese bir rahatlık çökmüştür. Artık Alman işgali diye bir ihtimal akıllara dahi gelmemektedir.

Ama mayıs ayının onunda Alman saldırısı başlar. Hollanda ordusu Almanlara karşı direnmektedir ama kraliçe ve derken hükümet üyeleri İngiltere’ye sığınırlar. Bu sırada ticaret anlaşması için ülkede bulunan Türk heyeti de saldırılaran başlaması ile Türk elçiliğine sığınır.

Almanlar yaptıkları bombardımanlarla Hollanda şehirlerini yıkmaya başlarlar, bu sırada paraşütlerle Hollandaya inmeye çalışan Alman askerlerinin kitaptaki ifadeye göre on-on beşini öldürülür. Hollanda ordusu dirense de tüm Hollanda şehirlerinin bombardımana uğrayıp yok olması ihtimalinden dolayı teslim olurlar.

Alman işgalinden sonra ingilizlerin bu işgale karşı hava saldırıları başlar. İngiltere’nin başına Churchill geçmiştir ve Hitler’in İngiltere’ye karşı yaptığı hava saldırıları başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Yaşanan işgalden sonra yazarımız ve diğer ülke elçilikleri Hollanda’dan çıkmak için çareler aramaya başlarlar. Yazarımız Berlin yoluyla İstanbul’a gider böylece Hollanda macerası da yazar için biter.

BÖLÜMDEN ALINTILAR:

Altmış beş milyon baldırıçıplak, bu beş altı milyon insanın refahı için, kah sıtmalı bataklıklarda, kah karanlık maden kuyularında , durmadan alın teri döküyor. (sayfa 153)Hollandalıların sömürgeciliği hakkındadır.

Menfaat meselesi bu. Avrupalının gözünde şeref, haysiyet, adalet ve insanlık mefhumları hep bunun üstünde toplanır. (sayfa 157)

BERLİN YOLUYLA TÜRKİYE’YE

 

Yazarımız Türkiye’ye giderken önce Berlin’e uğrar. Yazarın savaş ve diplomasi alanında Almanya hakkında söyledikleri oldukça önemlidir. Yazara göre Almanya savaşı becerse de diplomaside sınıfta kalmaktadır.

İstanbul’a varan yazar burada çoğu kimseyi karamsarlık içinde bulur. Onlara göre felaket kapımıza gelip çatmıştır. Çünkü işbirliği yaptığımız Fransa savaştan yenilerek çekilmiş İngiltere ise kendi derdine düşmüş bir vaziyettedir.

Almanya’nın Türkiye büyükelçisi Von Papen hakkında da bilgiler veren yazarımız devleti yönetenlerin Alman propagandalarına kanmayarak devletimizin uçuruma sürüklenmekten kurtulduğunu belirterek bu bölümü bitiriyor…

BERN, İSVİÇRE (1942-1949)

 

Bu bölümde önceki bölümlerin aksine İkinci Dünya Savaşı değil de İsviçre’nin genel anlatımını buluruz. Savaşta tarafsız kalan İsviçre’nin övgüsü yapar yazar. İsviçre halkının ve özellikle yöneticilerinin sade yaşamını, çalışkanlığını, demokrasiye olan bağlılığını anlatır yazar.

İsviçre’nin Alman saldırısından kurtulmasını, ülkenin coğrafi yapısından daha çok bu ülkede bulunan Alman paraları ve değerli eşyalarına borçlu olduğunu öğreniriz.

Savaş sonrasında Rusya’nın adeta Avrupa’nın kurtarıcısı olarak anıldığını öğreniriz.

İkinci Dünya Savaşı’nda ülkemiz gibi tarafsız olan İsviçre ile siyasi anlamda yaşanan olumlu havanın ekonomi sahasında böyle olmadığını bunun sebebinin de ülkemizden gelen buğday ve fındık torbalarının içinde -ağır çekmeleri için-oldukça çok miktarda bulunan taşların ve benzeri sebeplerin etkili olduğunu öğreniriz.

Önceki bölümlere göre heyecanın düştüğü ve genel anlamda yazarın İsviçre üzerinden Avrupalılık hakkındaki açıklamalarının yer aldığı bir bölümdür.

BU BÖLÜMDEN ALINTI:

İsviçreli kanun ve nizamlara bağlılığı adeta bir taassup derecesine götürmüştür. Avrupalının –bizim Şark telakkimize göre- en büyük kusuru nedir? Yalnız kendi menfaatine düşkünlüğüdür. Bu hal ise İsviçrelide milli bir karakter mahiyetini almıştır. “Paranın bulunmadığı yerde İsviçreli de bulunmaz” meseli boşuna çıkmış bir söz değildi ve bunun bizzat İsviçreliler tarafından gülüşerek tekrar edildiğine çok kere şahit olmuşumdur. (sayfa 255)

TAHRAN, İRAN (1949-1951) 

Tahran’ta yazarımızı elçilik binasının harabe ve bakımsız olmasından dolayı zorluklar beklemektedir. Yazarımız uzunca bir müddet Tahran’da bulunan elçilik binasını yaşanabilir bir hale getirmek için uğraşır. Bu amaçla Hariciye’den istediği maddi desteği bulamaz. Öyle ki Tahran belediyesi bu konuda elçiliğimizi uyarır. Çünkü elçiliğin yıkılmak üzere olan duvarı tehlikeli hale gelmiştir. Uzun uğraşlar sonunda yazarımız burdaki elçilik binasını ülkemizin şerefine uygun bir hale getirir.

Yazarımız bu konuları anlattıktan sonra diğer bölümlerde olduğu gibi burda da eşşiz yorumlarına devam eder. İran’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yaşadığı Azerbaycan bölgesi ve Abadan petrol bölgesi ile ilgili sorunları aktarır.

İran’da yaşanan iç kargaşalardan burdaki Fedaiyanı İslam teşkilatı ve Rusya’nın desteklediği Tude komünist örgütünden bahseder.

İran halkının ve edebiyatının farklı ve dikkate değer noktalarını anlatan yazarımız İran edebiyatının hiçbir değişikliğe uğramadını çünkü en yüksek mertebesini bulan Fars Edebiyatında yenilik düşüncesinin bu edebiyata ihanet olacağını düşünen İranlıların bu nedenle yenilik gibi bir düşünceye sahip olmadıklarını anlatır.

Bizlere oldukça gerçekçi bir İran tablosu çizen yazarımız başta çöl olarak gördüğü İran’dan kendisine söylendiği gibi -gelirken ağlarlar giderken ağlarlar- ayrılırken büyük bir üzüntü yaşar.

BU BÖLÜMDEN ALINTI:

Bir İranlı için eski şairlerin evliyalardan farkı yoktur ve bunların kelamı ilahidir.

HAŞİYE 

İran’dan sonra tekrar Bern’e elçi olarak giden yazarımızın burada tekrar aynı memlekete araya bir başka elçi girmeden gitmesi ve İsviçre’nin Fransa’dan başka ülkelerin büyük elçi göndermesine izin vermemesi nedeniyle yaşadığı zorluklar yer alır. Yazarımız Büyük Elçi olduktan sonra Orta Elçi olarak Bern’e gidince bazı kimselerce bu yazarımızın cezalandırıldığına yorumlanır.

Yazarımız bu bölümde kitabına Zoraki Diplomat adını Moliere’in eserini uyarlayan Ahmed Vefik Paşa’nın Zoraki Tabip eserinden esinlenerek verdiğini söyler. Zoraki ifadesinin isteksizce yapılan bir işten dolayı olduğunu, kendisine bu isimden dolayı eleştiri yöneltenlere karşı cevap olarak bunların kinaye ve cinastan habersiz olduklarını söyler. Yazara göre bir iş isteksizce yapılır ama yapan kişi o işi benimsemiş olabilir.  Yazar kendi anlatımının klasik diplomat anlatılarından farklarını da bu bölümde ele alır.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLERİM:

Kitap adeta bir bilgi hazinesi niteliğinde. Yazarın mükemmel anlatımı, üstün gözlem gücü, olaylara hakimiyeti ve tüm bunları yazıya dökerken kullandığı mizahi ve akıcı üslup bu kitabı okumaya yeter bile ama sadece bu kadar değil, üslup yanında içerik olarak diplomatlık mesleği, bürokrasi, Avrupanın İkinci Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrasındaki genel durumu, yazarın elçilik yaptığı yerlerin kültür ve sosyal yapısı ve daha fazlası okurun edinebileceği bilgilerdir.

Ayrıca kitap kelime hazinenizin gelişimine ciddi anlamda katkıda bulunacaktır.

Başta ön yargıyla yaklaştığım kitap akıcı olması yönüyle beni yanılttı ve okurken aldığım haz bir okur olarak beni oldukça mutlu etti. Tavsiye ediyorum bu değerli kitabı…

Yazar: kitabik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir